Osman Bey, Osmanlı Devleti’ni ve Osmanoğullarını kuran ve adını devletine ve soyuna vermiş bulunan ilk Osmanlı Sultânıdır. Kendisine Kara Osman, Fahruddin ve Mu’înüddin de denmiştir. Osman Gâzî, hayatının sonuna kadar emîr yani bey olarak anılmıştır; vefâtından sonra Hân ve Sultân denmiştir. Çünkü hayatının sonlarına doğru uc beyi olmuştur.
Osman Bey, 1258 tarihinde Söğüd’de veya Osmancık’da dünyaya geldi. Babası Ertuğrul Gâzî ve annesi Halîme Hâtun’dur. 24 yaşındayken babasının yerine geçti. Osman Gâzî, önce Kastamonu’daki Çobanoğullarına, sonra da Kütahya’daki Germiyanoğullarına bağlı idi. Onlar da Selçuklu Sultânına bağlıydılar. İlk evliliği, 1280 civarında, Sultân Orhan’ın annesi ve Selçuklu vezirlerinden Ömer Abdülaziz Beyin kızı olan Mâl Hâtun iledir. 1289 yılına doğru Şeyh Edebali’nin kızı Rabî’a Bâlâ Hâtun ile evlenince, nüfuzu ve kudreti arttı. Bu hanımından da Şehzâde Alâ’addin dünyaya geldi.
1281 yılında babasının yerine aşiret beyi olan Osman Bey, bir görüşe göre, Selçuklu Sultânı II. Gıyâseddin Mes’ûd’un 1284’de Söğüd ve çevresinin kendisine tahsis edildiğine dair olan fermanı ve yanında hediye ettiği ak sancak, tuğ ve mehterhâne ile uc beyi olmuştur. 1288 veya 1291 tarihinde Karacahisâr’ı fethetmesi ve Dursun Fakih’e kendi adına hutbe okutması, Osman Bey’in yarı istiklâlini kazanması demektir.
Osman Gâzi’nin Bizans sınır şehirlerini birer birer fethetmesi üzerine telâşa düşen Bizanslılar onu ortadan kaldırmak için bir düğün vesilesiyle bir baskın hazırlarlar. Baskına baskınla cevap veren Osman Bey, 1299 yılında Yarhisâr ve Bilecik’i fethetti ve beylik merkezini Bilecik’e nakletti ve fitneye sebep olan Yarhisâr Tekfurunun kızı Nilüfer’i (Holofura’yı) oğlu Orhan ile evlendirdi. Bu tarih, daha önce açıklanan sebeplerle Osmanlı Devleti’nin kuruluş yılı kabul edildi. 27 Ocak 1300’de Selçuklu Sultânı III. Alâ’addin Keykubad’ın saltanat alâmeti olan tabl, alem ve tuğu Osman Beye bir ferman ile göndermesi ile artık Osman Bey müstakil bir uc beyi olmuştu. 1301 yılında Bursa’ya yakın bir yerde Yenişehir’i kurdu ve saltanat merkezini buraya nakletti. Bu arada bütün bu fetihlerde kendisine yardım edenleri de unutmadı ve kardeşi Gündüz Bey’e Eskişehir’i; oğlu Orhan Bey’e Sultânönü’nü; Hasan Alp’a Yarhisâr’ı; Şeyh Edebalı’ya Bilecik’i ve Turgut Alp’e İnegöl’ü verdi ve Edebalı’nın torunu Alâ’addin’i yanında götürdü. 1308 yılında İlhanlı Hükümdarı Ahmed Gazan tarafından Selçuklu Devletine son verilince Osmanlı Devleti tamamen müstakil hale geldi. 1313’de Harmankaya Hâkimi Köse Mihal Bey’in Müslüman olmasıyla Mekece, Akhisâr ve Gölpazarı Osmanlının eline geçti. 1320 yılından itibaren çevrede fazla görünmeyen Osman Bey, 1324 yılında beyliği oğlu Orhan Bey’e devretti. 1324 yılı Şubat ayında Bursa’nın fethini görmeden 67 yaşında vefat eden Osman Bey, vasiyeti üzerine, geçici olarak gömülü bulunduğu Söğüd’den alınarak 2.5 yıl sonra 1326 yılında Bursa’daki Gümüş Künbed’e defn olunmuştur.
Babasından 4800 km2 olarak aldığı toprakları 16.000 km2’ye çıkaran Osman Bey’in Orhan ve Alâ’addin dışındaki çocukları şunlardır: Fatma Hâtun, Savcı Bey, Melik Bey, Hamîd Bey, Pazarlı Bey ve Çoban Bey. Bugünkü mülkî taksimata göre, Osman Bey zamanında Osmanoğullarının ülkesi, Bilecik, Eskişehir merkez, Sakarya’ya bağlı Geyve, Akyazı ve Hendek, Kütahya-Domaniç ve Bursa ilinin Mudanya, Yenişehir ve İnegöl ilçelerini kapsıyordu.
Osman Bey zamanındaki büyük âlimler ve şeyhlerden bazılarını da hatırlatmakta yarar vardır: Âlimlerden en önemlileri Mevlânâ Şeyh Edebalı, Dursun Fakîh ve Hattâb bin Ebî Kâsım Karahisârî’dir. Maneviyât reislerinden ise, Şeyh Muhlis Baba, Şeyh Âşık Paşa, Şeyh Ulvân Çelebi, Şeyh Hasan Çelebi ve Baba İlyas mutlaka zikredilmelidir. [1]
[1] "İbn-i Kemal" , Tevârih-i Âl-i Osman, I. Defter, sh. 70 vd.; 196-201; "Lütfi Paşa" , Tevârîh-i Âl-i Osman, sh. 17 vd.; Âlî, Künhü’l-Ahbâr, Ahmed Uğur neşri, sh. 41-67; Mecdî Mehmed Efendi, Hadâik’uş-Şakâık, İstanbul XE "İstanbul" 1989, sh. 20-24; Mehmed Zeki, "Köse Mihal" ve Mihal Gâzî aynı adam mıdır”, TTEM, nr. 11(88), sh. 327-335; "Uzunçarşılı" , Osmanlı Tarihi, c. 1, sh. 102-116; Öztuna, Devletler ve Hânedânlar I-V, "Ankara" 1996, c. II, 101-102; Gökbilgin, M. Tayyib, “Osman I”, İA; Elizabeth A. Zachariadou, Osmanlı Beyliği, 1300-1389, İstanbul 1997.
Alıntısmanli.org
Gönderen
Aytekin AYDIN
-
Salı, Mayıs 26, 2009
Şekerci Hanı'nın Şeker İnsanları
Dursun Gürlek
Ne mutlu o kimselere ki hem aydınlanırlar, hem aydınlatırlar. ..
Dünyanın en güzel en şirin şehirlerinden biri olan “Aziz İstanbul” aynı zamanda mektepler, medreseler, camîler, çeşmeler, hanlar, hamam*lar kentidir. İşte bu hanlardan biri de Fatih Malta Çarşısı'nda arz-ı endam eden meşhur Şekerci Hanı'dır. Adına efsâneler uyduru*lan, fakat kim tarafından ne zaman yaptırıldığı bil*inmeyen yüz odalı Şekerci Hanı, bir zamanlar kültür dünyamızın seçkin şahsiyetlerine ev sahipliği yapmıştır Geçen gün önünden geçerken tarihi duvarlarında yankılanan mâziye ait sesleri kulak*larım duyar gibi oldu, gözlerim yaşla doldu; aman Allah'ım, görmesini bilenler için dünyada ibret tabloları ne kadar boldu.
Âsım Sönmez’in 6 Nisan 1972 tarihli Hayat dergisinin 15. sayısında yayımlanan hâtıralarından öğrendiğimize göre, Şekerci Hanı’nın müdavimlerinden biri de Osman Kemâlî Efendi idi. Âmâlar şeyhi olan bu zâtın, maddî gözleri doğuştan kapalı, iç gözü ise sonuna kadar açıktı. Necip Fâzıl, Cemil Meriç’ten bahsederken “Allah'ın, iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapadığı gerçek ve sahici münevver” diyor. İşte, Osman Kemâlî Efendi de gerçek ve sahici münevverdi. Üstelik bu münevverliği kendine münhasır kalmıyor, etrafındakileri de tenvîr ediyordu. Ne mutlu o kimselere ki hem aydınlanırlar, hem aydınlatırlar.
Ali Kemâlî Efendi'nin en belir*gin özelliği Hanedan-ı Ehl-i Beyte duyduğu büyük, çok büyük sevgi ve muhabbetti. O, ehl-i beyt halkının mücessem bir temsil*cisiydi. Başta “Aşk Sızıntıları” ve “İrfan Sızıntıları” olmak üzere diğer bürün kitapları; Hazreti Ali Efendimize O’nun pâk ve nezih duygu ve muhabbetin çarpıcı rablolarıyla doludur. Ali Kemâlî merhum 1901 yılında İstanbul 'a geldi. Bir süre Rami’de bostan bekçiliği ve Bayezid Cami*i'nin avlusunda arzuhalcilik yaptıktan sonra kendisi*ni Erzurum’dan tanıyan Fatih müderrislerinden Hacı Hazmi Efendi’nin ısrarıyla Fatih Camii’nde mesnevî dersleri vermeye başladı. İsmail Hakkı gibi büyük bir âlimin rahle-i tedrisinde bulundu. Ondan da icazet aldı.
Mecelle şârihliğinden mesnevî hocalığına kadar her sahada yoğun bir faaliyet gösteren, ziyaretine gelenleri mutlaka güler yüzle Karşılayan ve onlara Ehl-i Beyt sevgisini aşılayan Ali Kemâlî Efendi, 10 Ocak 1954’te Hakk'a yürüdü. Eyüp Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra, Edirnekapı mezarlığında Rahmet-i Rahman’a tevdî edildi. Kabir taşındaki kitabe şöyledir:
Cismim ruha döndü elhamdülillah
Her şey fenâ bulur, Bâkîdir Allah
Hak’dır, Muhammed'dir, hem Resûlüllah
Ben Âl-i Âbâ’nın Kıtmiyr’i idim.
Eskiden Şehzâde Camii’nin bitişiğinde “Âmâlar Medresesi” vardı. Kanûnî Sultan Süleyman zamanında vakfedilen bu medresede âmâlar ikamet ediyor*lar, yiyecek, giyecek ihtiyaçlarını gideriyorlar, yatıp kalkıyorlardı. Daha sonraki yıllarda, vakıf şart*larına riayet edilmediği için zavallılar oldukça zor durumda kalmışlardı. Ali Kemâlî Efendi, Sultan Abdülhamid Han'a müra*caat etmiş, amaların içinde bulun*duğu perişan hali dile getirmişti. Padişah bir fermanla vakfı yeniden ihya etmiş, Efendi’yi de âmâlar şeyhi olarak görevlendirmişti. Ne yazık ki Talat Paşa’nın içişleri bakanlığı, Mustafa Efendi’nin şeyhülislamlığı zamanında Âmâlar Medresesi lağvedildi.
Ali Kemâlî Efendi diyor ki: “İstanbul'da kendi kendime dolaştığım günlerdi. Rahmi köyünde Ahmet Efendi isminde birisiyle tanıştım. Bu adamın köye yakın bir tarlası vardı. Kendisi oldukça hayırsever bir kimseydi. Yerim yurdum olmadığını öğren*ince beni tarlasındaki kulübesinde misafireten yatırdı. Ben de onun bu iyiliğine karşı boş durmadım. Yirmi dönüme yakın tarlayı baştan başa kirişme ettim. (Toprağı der*ince kazarak altını üstüne getirdim.) İlk zamanlar gündüz*leri çalışıyordum. Fakat oradan gelip geçen halkın; “âmâ adama bakın, tarlada nasıl çalışıyor” diye birbirlerine göstermelerinden ve başıma toplanmalarından usandığımdan geceleri çalışmaya başladım. Gündüzleri de kulübede istirahat ediyordum.
Nihayet felek onu da çok gördü. Oradan da ayrıldım.
Şehzâdebaşı'nda âmâlara mahsus imaret vardı, oraya gittim. Orada padişahın iradesi gereği, yüz âmâ bulunuyor, bunlara her gün fodla ve çorba veriliyordu. Bu yüz kişiden geriye kalanlar da mülâzım[1] kaydediliyordu.
Yüz kişiden biri vefat edince mülâzımlardan biri onun yerine alınıyordu. Ben de evvelâ mülâzım olarak yazıldım. Fakat müess*esedeki yolsuzlukları gördükçe duramıyordum. Bir selâmlık resminde padişaha arzettiğim istidâ (dilekçe) üzerine “Mâbeyn” vasıtasıyla saraya dâvet edildim. Ve Sultan Abdülhamid’in huzu*runa çıktım. Âmâların senelerdir nasıl haksızlığa uğradığını ve cedd-i âlileri cennetmekan Sultan Süleyman Han hazretlerinin âmâlara duyduğu şefkatten ve merhametten dolayı kurdurduğu bu büyük tesisin ve vakfın zaman*la ihmale uğrayarak perişan olduğunu ve acınacak bir hale geldiğini anlattım. Verdiğim bu izahtan dolayı memnun olan ve vakfın bu hale gelişinden üzülen padişah, imaretin tamir ve ihyâ edilmesini, benim de âmâlar şeyhliğine tayinimi irade buyurdu.
Şam'da ceza reisi olarak bulun*duğu sıralarda tanıdığım Hayri Bey, ve Selânik'te bulunduğum sıralarda kâtip diye tanıdığım Talat Bey (paşa) Meşrûtiyet'ten sonra biri Şeyhülislâm, diğeri de dahiliye nazırı olmuşlardı. Her ikisiyle de çok sevişirdik. O kadar ki Talat Bey bana “Baba” diye hitap ederdi. Bunların içinde bulundukları hükümet, âmâlara mahsus bir müesseseyi lağvetmeye karar verir. Fakat her ikisi de beni çok sevdiklerinden, bu işi ben burada olmadığım bir sırada yapılmasının uygun olacağı hususunda mutabakata vardıklarından bir bahaneyle beni Erzurum’a gönderdiler. Ve ben oradayken bu büyük ve önemli vakfı lağvettiler.”[2]
İşte bu Osman Kemâlî Efendi o devrin bir nevi kültür akademisi olan Şekerci Han'ına gelir, elinde*ki âsâ ile esnafı selâmlardı. Ayrıca hanın tam karşısında bulunan Darüşşafakalı mûsıkî üstadı Sakallı Kazım Bey'in topluluğuna katılırdı.
Kandilli Rasathanesi’nin kuru*cusu ve müdürü Fatih Hoca da Şekerci Hanı’nın müdavimleri arasında bulunuyordu. Yıllarca medrese tahsili gören; sarığıyla, cübbesiyle dârülfünuna (üniversit*eye) devam eden Fatih Hoca son derece sempatik bir insandı. Ve o zamanlar büyük bir şöhret kazanmıştı. Hava durumundan, yağmurdan kardan hep o sorumlu tutuluyordu.
Ünlü karikatürist Cemal Nadir bir karikatür çizmişti. Yağmurdan sırılsıklam olan bir vatandaş, yumruğunu Kandilli Rasathane*sine doğru sallıyor: “İlahi Fatih Hoca! Allah'ından bul e mi? Hani hava güllük güneşlik olacaktı?'' diye bağırıyordu.
Yine Asım Sönmez'in hatıralarında okuduğumuza göre Fatih Hoca Şekerci Hanı’na devam ettiği sırada bir gün “Bir feza hadisesi olacak” der, aradan bir kaç hafta geçtikten sonra Yıldız Camii’nden çıkarken Sultan Abdülhamid'e bomba atılır. Tabii ki Hoca hemen yakalanır, aylarca tutuklu bırakılır. Neden sonra Malta Çarşısı esnafının şahitliği ve kefaleti sayesinde kurtulur.
Şekerci Hanı'nın mecburi mis*afirlerinden biri de Neyzen Tev*fik.'tir. Neyzen'in içkiyi iyice kaçırdığı bir sırada Mehmet Akif bir tedbir düşünür; -belki ıslah olur diye-* kendisini adı geçen hanın bir odasına yerleştirir. Neyzen bir ara içkiye tövbe eder, ama aradan çok geçmeden tövbesi*ni bozar, “huylu huyundan vazgeçmez” sözüne uygun olarak tekrar işrete başlar. Akif bu olaya Safahat'ında yer verir ve şu mısraları söyler:
Bir ömürdür içiyorsun, bırak artık şunu der
Derviş Ahmet bu celâletle hemen tövbe eder
Böyle bir tövbe ki, binlikleri çarpar duvara
Tas, çanak, testi perişan ser*ilir tahtalara...
1907 yılının bir kış mevsiminde Van'dan İstanbul'a gelen Bediüzzaman Said Nursî hazretleri de Şekerci Hanı'nın bir odasına yerleşir. Ve kapısına şöyle bir levha asar: “Burada her soruya cevap verilir, her müşkil halledilir, fakat soru sorulmaz!” Bu ilan o zamanlar Şekerci Hanı'na devam eden herkesin dikkatini çeker. İlim adamlarını, medrese mensuplarını büyük bir hayrete düşürür. Bediüzzaman'ı merak edenlerin sayısı gittikçe çoğalmaya başlar. İşte bunlardan biri de, daha sonra*ki yıl1arda Diyanet İşleri Müşavere Kurulu üyeliği yapan Hasan Fehmi Başoğlu'dur. Adı geçen zat olayı şöyle anlatır:
“Ben Meşrutiyet devrinde Fatih medresesinde okurken Bediüzzaman adında bir gencin İstanbul'a gelip bir handa yerleştiğini, hatta odasının kapısına 'Burada her müşkil hal1edilir. Her meseleye cevap ver*ilir. Fakat sual sorulmaz' diye levha astığını işittim. Böyle bir iddia sahibinin ancak mecnun ola*bileceğini düşündüm. Bediüzza*man hazretleri hakkında tevaî edi*legelen sitayişkâr tavsiyeler, cemaatlerle ulema ve talebe gru*plarının kendisini ziyaretlerini ve hayranlıklarını işittikçe, bende de bir ziyaret arzusu uyandı. Ve kat'î karar verdim ki, en güç ve ince mes'elelerden sual1er tertip edip sorayım. Ben de o zamanlar medresenin ileri gelenlerinden sayılıyordum. Nihayet bir gece ilahiyat ilimlerinden bahseden gayet derin ve birkaç kitapta ifade edilebilen bazı mevzular seçerek sual halinde hazırladım. Ertesi gün kendisini ziyarete gittim. Sualleri*mi tevcih ettim. Aldığım cevaplar çok acayip ve harika olmuştu. Sanki o akşam beraber imişiz ve kitaba beraber bakıyormuşuz gibi suallerimin cevaplarını tam olarak verdi. Ben tamamen mutmaîn oldum ve yakînen anladım ki, onun ilmi bizim gibi kesbî değil, vehbîdir.
Sonra bir harita çıkararak Şark'ta darülfünun açılması icabet*tiğini ve bunun ehemmiyetini izah etti. O zaman Şark'ta Hamidiye Alayları vardı. O suretle idare ediliyordu. Şarkın bu şekilde idare tarzının noksaniyetlerini ifade ile maarif, sanat ve fen noktasından Şark'ın uyandırılması lazım geldiğini muknî olarak bize izah ile bu gayesinin tahakkuku için İstanbul’a geldiğini anlattı. Diyor*du ki: “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nûru fünun-u medeniyedir. ''3
Şekerci Hanı’nın kitabı yazılmalıdır! ..
Gönderen
Aytekin AYDIN
-
Salı, Mayıs 26, 2009
Dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları
II. Bâyezid döneminde dünyanın ilk Standartlar Kanunu, ilk Belediye Kanunları, ilk Tüketiciyi Koruma Kanunları ve ilk Gıda Nizâmnameleri hazırlandığı söylenmektedir. Bu kanunlardan bazı örnek maddeler zikrederek anlatabilir misiniz?
Prof Dr. Ahmed Akgündüz
Evet doğrudur. II. Bâyezid devrine ait en mühim kanunlardan birisi şüphesiz ki, Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleridir. Bu kanunnâme, dünyanın en mükemmel ve en geniş belediye kanunu olmakla kalmamakta, aynı zamanda dünyada ilk tüketici haklarını koruyan kanun, ilk gıda maddeleri nizâmnâmesi, ilk standartlar kanunu, ilk çevre nizâmnâmesi ve kısaca asrına göre çok hârika bir hukuk kodudur. Bu kanun, hem Osmanlı örf âdetlerini ve hem de İslâm hukukunu çok iyi bilen Mevlânâ Yaraluca Muhyiddin tarafından hazırlanmıştır. Hazırlanış tarihi 1502 ila 1507 tarihleri arasındadır.
Biz, her biri 100 küsur maddeyi bulan bu üç kanunnameden sadece bazı maddelerini, tüketici hakları açısından arz ediyoruz (Maddenin başındaki rakamlar Kanun maddelerine ve harflerden B, Bursa, E Edirne ve İ İstanbul Kanununa işaret etmektedir):
“İ-45. Ve mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hubûbât ki; çarşıda ve pazarda vardır, gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna. Eğer terâzûda ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib (belediye başkanı) haklarından gele.
İ-21. Etmekçiler, standart olarak alınan ekmeği narh üzere pâk işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud para cezası alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Tâ ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık göstermeyeler. Eğer muhâlefet edecek olurlarsa, cezalandırıla.
İ-4. Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir.
E-7. Aşcılar bişürdükleri aşı pâk bişüreler ve çanakların pâk su ile yuyalar ve tezgâhlarında kâfir olmaya. Ve iç yağiyle nesne bişürmeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pâre koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler. Bir akçelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisâb üzerine vereler. Cemî‘ Edirne'nin aşcıları ittifakiyle teftiş olundı.
İ-38. Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından geleler.
İ-5. Un kapanında olan kapan taşlarını, mahkeme kararıyla muhtesib (belediye başkanı) dâim görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs olub un alan ve satan kimesnelere zarar ve ziyân olmaya.
B-74. Ve hamallar na‘lsuz at istihdâm etmeyüb ve dağ yükünün iki yükünden ziyâde götürmeye.
E-58. Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Eslemeyeni gereği gibi hakkından gele. Ve hammâllar ağır yük urmayalar, ma’kul üzerine ola[1].
İ-40. Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olub bulunursa, teşhir edeler veyahud tahta külâh uralar, gezdireler.
İ-29. Kuyumcular, sâde işi dirhemine bir akçe; minekârî işde dirhemine iki akçe ve altun sâde ise miskâline üç akçe; müşebbek işde miskâline beş akçe ve gümüş düğmeler iriyi ve hurdayı gâyet eyü hâlis işleyeler, bakır koyub işlemeyeler. İşleyenin muhtesib (belediye başkanı) gereği gibi haklarından gele.
İ-33. Ve boyacıları dahi gözedeler, kalb boyamayalar; boyarlarsa gereği gibi hakkından geleler.
İ-42. Ve iplikçilerin ipliği tire ipliğine berâber ola. Ve astar ki, şehirde işlene, sekiz arşun ola, eksük olmaya. Olursa hakkından geleler.
İ-46. Hammâmcılar, hâmmâmları gözedeler, yunmuş ola, ıssı ve sovuk su ile ârâste ve dellâkleri cest ve çâlâk ola. Usturası keskin ola. Şöyle ki, usturası altında kimesne zahmet çekmeye ve nâzır olan fotaları pâk duta; Müslümana verdüği fotayı kâfire vermeye.
İ-66. Ve dahi hekîmlere ve attârlara ve cerrâhlara, muhtesib (belediye başkanı)in hükmi vardır; görse ve gözetse gerekdir.
İ-24. Bakkallar ve attârlar ve bezzâzlar ve takyeciler, onun on bire satalar, ziyâdeye satmayalar. Ziyâdeye satarlarsa, muhtesib (belediye başkanı) dutub te'dîb ede. Ammâ bu bâbda ve gayride mahkeme kararı bile ola.
E-194. Berber gözlene; kâfir başın tıraş etdükleri ustura ile Müslüman başın tıraş etmeyeler. Kâfir yüzin sildikleri fota ile Müslüman yüzin silmeyeler. Usturaları keskün ola.
E-195. Tabibler dahi gözlene; bîmârhâne (hastahane) tabiblerine göstereler, imtihân edeler, kabul etmedikleri kimesneleri men` edeler. Cerrâhlar dahi gözlene; san`atlarında kâmil olalar.
E-196. Değirmenciler gözlene; değirmende tavuk beslemeyeler ki, halkın ununa ve buğdayına zarar etmeye. Ve âdetlerinden artuk almayalar ve iri öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illâ muhkem ve müntehî hakkından geleler.
E-198. Ve câmilerde dilenci tâifesin yürütmeyeler.
İ-70. Ve her san‘atı aydan aya kadı ile teftiş ede ve dahi göre ve gözede. Her kangısı kim ta‘yin olunan narhdan eksük sata, muhtesib (belediye başkanı) hakkından gelüb teşhîr ede.
İ-73. Fil-cümle bu zikr olunanlardan gayrı her ne kim Allâh ü Te‘âlâ yaratmışdır, hepsini de muhtesib (belediye başkanı) görüb gözetse gerekdir, hükmi vardır.
Şöyle bileler, her kim muhâlefet ve inâd ederse, itâba ve ikâba müstahak olur”[2]
[1] Hayvan haklarının 20. yüzyılın başında savunulmaya başlandığı düşünülürse, bu maddenin çok ileri bir hukuk anlayışının mahsulü olduğu daha iyi anlaşılır.
[2] Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. II, sh. 188-230, 286-304, 387-402.
Gönderen
Aytekin AYDIN
-
Salı, Mayıs 26, 2009
Yeryüzünde birçok kayıp medeniyet ve kültür hazinesinin bulunması için her yıl onlarca araştırma yapılıyor. Kayıplar arasında en fazla merak uyandıranların başında Nuh un Gemisi geliyor.
Nuh un Gemisi ni bulmak için çeşitli tarihlerde yapılan birçok arama çalışması sonuçsuz kalmasına rağmen halen araştırmacıların en fazla ilgilendikleri kayıplar arasında ilk sırada yer alıyor.
AĞRI DAĞI NDA MI?
Nuh un Gemisi nin Ağrı Dağı nda olduğa inananların sayısı hayli fazla. Resmi kayıtlara göre, Nuh un Gemisi ni aramak üzere 20 Ağustos 1829 da Ağrı Dağı nın zirvesine ulaşan ilk araştırmacı Alman bilim adamı Frederic Parrot oldu. Parrot, Nuh un Gemisi nin Ağrı Dağı nda bulunduğunu öne sürerek biri Rus, 6 sı Alman 7 arkadaşı ile zirveye ulaştıktan sonra dönüşte, gemiyi bulamadığını ama izlerine rastladığını iddia etmişti.
Ağrı Dağı na daha sonra da arama tırmanışları gerçekleştirildi. 1916 yılında Vladimir Roskovski adlı bir Rus pilot, Ağrı üzerinden uçarken bir gemi kalıntısı gördüğünü iddia etmiş ve konuyu tekrar gündeme taşımıştı.
11 Eylül 1959 da Milli Müdafaa Vekaletine bağlı Harita Müdürlüğünde görevli binbaşı İlhami Durupınar da Ağrı Dağı nın 4000-4500 metre yükseklikten çekilmiş fotoğraflarını incelerken Nuh un Gemisi ne çok benzeyen bir oluşum var olduğunu ileri sürmüştü.
Nuh un Gemisi ni bulmak amacıyla dağa çıkanlardan birisi de aya ilk ayak basan astronotlardan James Irwin oldu. Irwin ve arkadaşları da Nuh un Gemisi nin Ağrı Dağı nda olduğunu ileri sürerek araştırma yapmış ama gemiyle ilgili somut bir bulgu elde edememişlerdi.
KAYIP MEDENİYET ATLANTİS
Sular altında kaldığı söylenen efsanevi ada Atlantis de insanoğlunun en fazla merak ettiği ve bulunması için araştırmacıların çalışma yaptığı en önemli kayıplardan biri olarak dikkat çekiyor.
İspanya nın güney sahilleri, Girit Adası yakınları, Konya, Kıbrıs ile Suriye arasında Akdeniz in derinleri gibi birçok değişik bölgede olduğu ileri sürülen medeniyetin izlerini bulmak için yapılan çalışmalar bıkmadan sürdürülüyor.
Bugün birçok insanın varlığına inandığı Atlantis ten ilk bahseden ise ünlü düşünür Eflatun.... Kaynak olarak Atinalı Solon u gösteren Eflatun a göre Atlantis, Cebelitarık Boğazı nın batısında, Libya dan daha büyük bir ülke. Eflatun dan günümüze kadar gelen bilgilere göre, Batı Avrupa ile Libya yı ezip geçen Atlantis orduları, Atinalıların gösterdiği direnç karşısında gerilemek zorunda kalır ve şiddetli bir deprem sonunda da MÖ 9600 de, bir gece içinde sular altında kalır.
KUTSAL KASE
Dan Brown ın Da Vinci Şifresi kitabıyla gündeme gelen ve efsaneye göre, Hz. İsa nın Yahudi ve Romalıların oluşturduğu askeri bir güç tarafından yakalanıp çarmıha gerilerek idam edilmesinden önce havarileri ile yediği son akşam yemeğinde kullandığı veya çarmıha geriliş esnasında Arimatealı Yusuf un İsa dan akan kanı doldurduğu bir kasenin varlığına inanlar da çoğunlukta.
Vatikan ın varlığına inanmadığı Kutsal Kase özellikle Hristiyan araştırmacıların ve hazine avcılarının geçmişte olduğu gibi günümüzde de büyük ilgisini çekiyor. Antakya da olduğu yönünde iddiaların ortaya atıldığı Kutsal Kase nin İstanbul daki Çemberlitaş ın altında bile olabileceği ileri sürülmüştü.
KAYIP KITA MU
İzlerine tarih içinde pek çok uygarlıkta rastlandığı ifade edilen batık Mu kıtası, insanoğlunun en büyük kayıp meraklarından birisini oluşturuyor.
19. Yüzyılda İngiliz araştırmacı James Churchward kayıp kıta için Orta Amerika da çeşitli araştırmalar yaparak, konuyla ilgili eserler kaleme aldı.
Bilim dünyası Mu uygarlığının varlığına kuşkuyla yaklaşmasına rağmen, kıtanın battığı öne sürülen tarihte dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşanması araştırmacılar için her zaman dikkat çekici bulundu.
Atatürk ün, Churchward ın Mu kıtasıyla ilgili eserlerini Türkçe ye çevirtmesi ve Tahsin Bey i araştırma yapmak üzere Meksika ya büyükelçi ataması, kayıp kıta Mu nun Türklerin kökeni açısından da önemli olabileceği düşüncesinden kaynaklanmıştı.
HAZRETİ MUSA NIN SANDIĞI
Ahit Sandığı veya Tabut-u Sakine olarak adlandırılan Hazreti Musa nın sandığı da en önemli kayıplar arasında.
Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rafet Özkan, Hazreti Musa nın kutsal kitap Tevrat ı çoğaltarak 12 kabilesine dağıttığının, aslını ise yaptırdığı bir sandıkta korumaya aldığının bilindiğini anlatarak, şunları söyledi: Hazreti Musa nın çeşitli eşyalarının da bulunduğu söylenen sandık, Kudüs teki mabette koruma altına alınır. MÖ 586 Babil orduları tarafından istila edilen Kudüs teki mabet yağmalanır ve Hazreti Musa nın sandığı kaybolur.
Hazreti Musa nın sandığının yeraltı mağaralarında saklandığı yönünde bazı görüşlerin bulunduğunu anlatan Özkan, sandığın nerede olduğu ya da akıbeti konusunda somut bir bilgi olmadığını ifade ederek, Bu sandığın Antakya da bir mağarada saklandığı da ileri sürülüyor diye konuştu.
Gönderen
Aytekin AYDIN
-
Salı, Mayıs 26, 2009
Askeri Açıdan Kıbrıs Barış Harekatının Oluşumu, Gelişmesi ve Sonuçları
Doğu Akdeniz'in Sicilya ve Sardunya’dan sonra üçüncü büyük adası olan Kıbrıs, tarih boyunca siyasi ve stratejik açılardan önemi olan bir adadır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır'ı alması Osmanlı Devleti’nin Akdeniz'in doğusundaki egemenliğini ve güvenliğini tamamlaması açısından Kıbrıs'la doğrudan ilgilenmesine neden olmuş ve Ada 1571 yılında II. Selim döneminde Venedik Cumhuriyetinden alınmıştır. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Ayastefanos Anlaşması uyarınca Osmanlı İmparatorluğu’nun kaybettiği Kars, Ardahan ve Batum'dan Rus ordularının geri çekilmesi taahhüdü ile Kıbrıs Adası 4 Haziran 1878 de İngiltere'ye kiralanmıştır. Adadaki etnik kimliklerin belirginleşmesinin daha da ön plana çıktığı bu dönem sonrası 5 Kasım 1914'te Kıbrıs'ı ilhak eden İngiltere, 1923 Lozan Anlaşması'nın 16. ve 21. maddeleri ile bu ilhakı resmileştirmiştir.
I. Dünya Savaşı sonrası yoğunlaşan sömürgelerin bağımsızlık sürecinde adada self- determinasyon hakkına dayanarak dile getirilen bağımsızlık taleplerine Türk ve Rum toplumları arasındaki gerginlikler de eklenince 1950'li yıllarda İngiltere bazı ayrıcalıklar karşılığında adada self- determinasyon ilkesinin uygulanmasını kabul etmiştir. İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan müzakereler sonucu imzalanan 11 Şubat 1959 Zürih ve 19 Şubat 1959 Londra Anlaşmaları ile 16 Ağustos 1960 yılında iki halkın ortak egemenliği ve yönetiminde iki toplumlu Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur.
1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile Adada bir anlamda dondurulan etnik çatışma 21 Aralık 1963 yılında Lefkoşa'da yaşanan olaylar sonucu 11 yıl sürecek sıcak çatışmalara dönüşecektir. İlk aşamada 1964 Ocak ayında Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios'un İttifak ve Garanti Antlaşmalarını feshettiğini açıklaması, Adadaki Türk ve Rum toplumu arasında nazik bir denge kuran anlaşmalarla kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’ni fiili olarak yıkacaktır ve Türk toplumunun bağımsız devlet kurma çabalarını da beraberinde getirecektir. 1964 yılında Adadaki Türk toplumunca oluşturulan “ Genel Komite”, 1967 yılında “Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi'ne”dönüşecek ve 1968'te başlayan toplumlararası görüşmelerden 1974 yılına kadar herhangi bir sonuç alınamayacaktır.
Adadaki Rum yönetiminin Yunanistan'la iktidar mücadelesi 21 Kasım 1967'de Yunanistan'da iktidara el koyan Albaylar Cuntası’nın 15 Temmuz 1974'te Makarios'a karşı gerçekleştirdiği darbe ile sonuçlanmıştır. Türkiye bu darbeyi gayri meşru bir askeri yönetimin kurulması olarak değerlendirmiş ve adadaki Türk toplumunun güvenliğinin sağlanması açısından Kıbrıs'a çıkarma harekâtı kararı almıştır.
Bu yazıda Türk savaş tarihine başarılı ve savunma karakteri ön plana çıkan bir harekât olarak geçen ancak Kıbrıs konusunu ulusal ve uluslararası toplumun gündeminden bugüne kadar düşürmeyen Kıbrıs Barış Harekâtı, hazırlık safhasından başlayarak tüm yönleriyle incelenecektir.
A- KIBRIS'A ÇIKARMA YAPILMADAN ÖNCEKİ HAZIRLIKLAR
Yunanistan'daki cunta yönetimi tarafından planlanan darbe 15 Temmuz 1974 sabahı Rum Milli Muhafız Ordusu (RMMO) tanklarla Makarios'un başkanlık sarayına saldırısı ile başladı. Geçici hükümet başkanlığına EOKA'cı Nikos Sampson'un geçtiği açıklandı. Darbenin ardından 15 Temmuz 1974 Pazartesi sabahı, Cumhurbaşkanlığına getirilen Nikos Sampson ilk iş olarak “ Kıbrıs Elen Cumhuriyeti'ni” ilan etti.
Yunan darbesinin yapılması ve arkasından Rumlar arasında çatışmaların çıkması Kıbrıs Türk kesiminde büyük bir telaş yaratırken, Kıbrıs Türk Lideri Rauf Denktaş “ Darbenin Rumlar arasında bir iç mesele olduğu ve Türkleri ilgilendirmediği için sakin bir tavır içinde beklemek gerektiğini” vurgularken, Türkiye'nin müdahale etmesi talep ediliyordu.
15 Temmuz'da Ankara'da gelişmeleri değerlendirmek üzere Milli Güvenlik Kurulu acilen toplandı. Darbe haberi alındığında bunun ne anlama geldiğini değerlendirmekte zaman yitirilmedi. “ Sampson darbesinin Türkiye'nin güvenliği yönünden önemi üzerinde durularak birkaç yıl sonra, hatta resmi seçim ile Kıbrıs'ta Enosis'in ilanının olacağı aşikârdı. Böylece, Akdeniz'de Türkiye'nin sıcak karnında bir Yunan adası ve Yunan üssü olacaktı. Orta ve Güneydoğu Anadolu Yunan uçaklarının menziline girecekti. Şimdi tepki gösterilmediği takdirde Kıbrıs ileride Türkiye için büyük bir tehlike olabilecekti ”. Garantör Devletlerin ahdi yetki ve yükümlülükleri anımsatılarak özellikle Yunanistan'ın müdahaleci devlet olduğu ve bu yetkisini Kıbrıs'ta varolan Anayasal düzenin korunması amacıyla kullanılması gerektiği halde; bu yetkisini kötüye kullanarak darbeyi Rum Milli Muhafız Ordusu kuvvetlerine azmettirdiği için bu devletle danışmaya gerek olmadığı noktası üzerinde durulmuştur. Ancak, harekât için gerekli olan hazırlanma süresine kadar siyasi gelişmelerle zaman kazanılmasına çalışılacaktı. O gece çıkarmanın 20 Temmuz 1974 sabahı yapılması kararlaştırıldı.
Garantör devlet olması nedeniyle İngiltere ile görüşme isteğinde bulunuldu ve 17 Temmuz 1974 tarihinde dönemin Başbakanı Bülent Ecevit Londra'ya gitti. Yapılan görüşmelerde İngilizlerin, daha çok askeri müdahaleye başvurulmadan, darbeden önceki durumun nasıl geri getirilebileceği konusun üzerinde durdukları dikkati çekmiştir.
Ecevit Londra'da iken ABD Başkanı Nixon durumu Türkiye ve İngiltere ile müzakere etmek ve daha sonra Atina'ya giderek Yunan Hükümeti'yle görüşmek üzere Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlarından Joseph Sisco'yu hemen Avrupa'ya göndermiştir. Ecevit durumun vahametini Sisco'ya anlatmaya çalışmış ve yitirilecek zaman bulunmadığını ifade ederek darbe ile barışçı çözüm yolunun Yunanistan tarafından kapatıldığını anlatmak istemiştir. Sisco sonunda Türkiye'den 24 saat harekete geçmemesini istemiş ve derhal Atina'ya uçmuştu.
İşaret edilen bütün siyasal, diplomatik ve askeri etkinlikler yürütülürken, bir yandan da askeri hazırlıklara hızla devam edilmiştir. Harekâta katılabilecek satıh birlikleriyle muharebe ve idari destek birlikleri Mersin-Taşucu bölgesi ve civarında yığınak yapmaya devam etmiştir. Deniz ve Hava Kuvvetleri bir yandan savaş hazırlıklarını yürütürken buna paralel olarak Mersin-Taşucu- Kıbrıs üçgeni ve civarında keşif ve devriye harekâtını sürdürmüştür.
Türkiye, Kıbrıs'a müdahale edebilmek için deniz aşırı harekât gereklerine uygun olarak yıllardır imkânlarını arttırıyor ve 1963 Kanlı Noel olaylarından beri Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini koordine etmeye çalışıyordu. 1974 Temmuz'unda Türk Ordusu, iki taburu paraşütle atabilecek, bir taburu helikopterle taşıyabilecek, dört taburu, bir kısım tank ve topla birlikte bir defada denizden çıkarabilecek durumdaydı. Bu kabiliyetini 23 saatte iki taburu paraşütle atarak, bir taburu helikopterlerle taşıyarak ve 48 saat sonra da dört-beş taburu denizden çıkararak takviye edebilmekteydi. Türk Ordusu Güney'de Kıbrıs'a karşı hazırlanırken, Batı da olası bir Yunan savaşına karşı önlem aldı. Trakya'daki 2. ve 5. Kolordu birlikleri Yunan sınırına hareket etmiş, Batı Anadolu'daki Ege Ordusu sefer görev yerini almıştı.
Gerek 1964 ve gerekse 1967'de Kıbrıs'a çıkarma kararı alındığında ordunun havadan bir harekât için olanakları hemen hemen yok gibiydi. 1967'de Silahlı Kuvvetlerin 6 taşıma uçağı ve 450 paraşütü vardı ki bununla ancak iki bölük kullanılabilirdi. 1974'e gelindiğinde Silahlı Kuvvetler beş bin kişilik bir hava indirme tugayını iki parti halinde de olsa taşıyabilecek taşıma uçağına ve o sayıda da paraşüte sahipti. Helikopter sayısı da bin kişilik bir piyade taburunu tüm silah ve personeliyle bir yerden alıp uzak diğer bir yere taşıyacak sayıya ulaşmıştı. 1967'ye kadar hemen hemen hiç bulunmayan askeri deniz çıkarma araçları da bir kısmı tank da taşıyabilecek şekilde çoğalmıştı. 1972'den sonra özel çıkarma birliği olarak bir deniz piyade alayı kurulmuştu. 1950'den beri savaşmayan (Kore'ye bir tugay göndermenin dışında) Türk Silahlı Kuvvetleri muharebelerin en zorundan biri olan Amfibi Harekât (Denizaşırı) uygulayarak kara- deniz ve hava kuvvetle işbirliği içinde Ada'ya indirme ve çıkarma yapmak zorundaydı.
Gönderen
Aytekin AYDIN
-
Salı, Mayıs 26, 2009
İnsanlari yücelten iki büyük meziyet vardır: Erkeğin cesur kadının namuslu olması. Bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. İcabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak. İşte Türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. Bundan dolayıdır ki Türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler"
Napoleon Bonaparte - Fransız İmparatoru
"Türklerden bahsediyorum... Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk; dost yanında ve silahsız düşman karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür. Gönül açan bu yeli yıldırma, göz kamaştıran bu gölü coşkun bir denize çevirmek tabiatı
da inciten bir gaflet olur."
Tasso - İtalyan Şair
"Bütün milletler arasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir. Henüz yabancı tesiri altında kalmamış olan bir köye gidecek olursanız; gerçek misafirperverliğin ne demek olduğunu orada görüp öğrenirsiniz." William Martin
"Irk ve millet olarak Türkler, bence geniş
imparatorluklar içinde yaşayan kavimlerin en asili ve başta gelenedir. Dini, sosyal ve örfi faziletleri,tarafsız kimseler için birer takdir ve hayranlık kaynağıdır."
Lamartine-Fransız Yazar, şair ve Devlet adamı.
"Poltava'da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü, kurtuldum. Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi; önümde su, ardımda düşman, tepemde cehennemler püsküren güneş... Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu; yine kurtuldum. Fakat bugün esirim, Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar, esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok, zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar alicenap, bu kadar asil, bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı."
Demirbaş Şarl -İsveç Kralı (Ruslardan kaçıp Osmanlıya sığınmıştır)
"Türkler ölmeyi biliyorlar, hem de iyi biliyorlar. Ben de ölmeyi bilen bir milletin yenilmeyeceğini bilecek kadar tecrübeliyim. Burada hiç yoktan ordular kurmak ve bu orduları ölüme sürüklemek mümkün. Bu imkanlardan bol bol faydalanıyorum. Fakat, meydana getirdiğim orduları sendeleten bir engel var: Türklerin yaşayan hatıraları!
Üç-dört yüzyıl önce her kudreti ve her milleti yenen Türkler, şimdi de silinmez hatıralarıyla her teşebbüsü sendeletiyorlar. Hemen her yürekte bu korkuyu seziyorum. Demek ki yalnız Türkleri değil, onların tarihini de yenmek lazım. Bu durumda ben, Türklerin düzinelerle milleti idare etmelerindeki sırrı da anlıyorum. Onlar milletleri bir kere yeniyor fakat kazandıkları zaferleri ruhlara ve nesillere nakşedebiliyorlar."
M. Montecuccoli (Avusturyalı Komutan)
"Seceat ve cesaret bakımından Türklerden üstün; büyük hedeflere ulaşmak bakımından da onlardan dirayetli hiç bir kavim yoktur.
Cenab-ı Hak onları aslan sıfatında yaratmıştır."
İbn-i Hassul
Türk, asillerin asilidir. yapma olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir.
Pierre Loti
Türklerin yalnız sonsuz bir cesareti değil, iradeleri sersemleştiren bir sihirbaz zekası vardır. İşte Türk, bu zekasıyla zafer kazanır, uygarlıklar yaratır ve insanlık dünyasında en şerefli hizmeti başarır. Zaten Avrupa'nın yarısını yüzyıllarca boyunduruk altına almak başka türlü mümkün olamazdı.
Çarnayev(Rus Komutan)
Silahlı milletin en canlı örneği Türklerdir. Bu diyar köylüsünün orak, katibinin kalem ve hatta kadınlarının etek tutuşunda silaha sarılmış bir pençe kıvraklığı vardır. Türk ata biner gibi oturur, keşfe yollanan asker gibi uyanık yürür.
Moltke
Türkler bir ırk ve bir millet olarak yeryüzünün en şerefli insanlarıdır.
La Martine
Savaşın zevkini almak isteyen herkes Türklerle savaşmalıdır.
Towsend (İngiliz Komutan)
Doğulu önderler, milletlerinin başından ayrılmayarak her hükümetin temeli olan şu iki kanunu hakkıyla yapıyorlar: iyi yola götürmek ve kötülüklerden korumak. Bu asil hareket Ruslardan fazla özellikle Türklerde göze çarpıyor.
Auguste Comte
Türk kadınlarının en büyük süsü Türk oluşlarıdır. Onlar süslenmek için elmas veya zümrüt takınmıyorlar, belki üzerlerinde taşıdıkları o taşları süslemiş ve kıymetlendirmiş oluyorlar. Çünkü her Türk
kadını canlı bir inci ve paha biçilmez bir pırlantadır.
Lady Mary Wortley Montagu
Türk'ün güzel yüzünü, kuvvetli endamını, pırıltılı kostümünü, zarif tavırlarını, kibar gülüşünü, aslanca kükreyişini fırçayla göstermek mümkündür. Fakat pek güç olan, Türk'ün özünü göstermektir. Bu öz, ayışığı gibi görülür fakat gösterilemez.
Decamps (fransız ressam)
Türkler yaman binicidirler. Türkler hücumunda düşmanı bir yaprak gibi çevirip bozarlar.
Câhiz (Arap Bilgini)
Türklerin yürekleri temizdir. Onlarda batıl fikirler, basit düşünceler yoktur.
Semame İbn-i Eşreş (Arap Bilgini)
Türkler kahramandırlar. Dostlarına zarar vermezler. Fakat kazanç getirirler.
Comenius (Çek Bilgini)
Türklerin biricik sevdikleri şey hak ve hakikattir. Ve hiçbir haksızlık yapmadıkları halde haksızlığa uğramışlardır.
William Pitt (İngiliz Devlet Adamı)
Türk, Heredot'tan, Tevrat'tan çok eski yüzyılların tanıdığı bir ulustur.
Sadelik içinde görkemi, sükunet içinde ihtişamı, tahakküm kabul etmeyen bir
yüreklilik, alabildiğine geniş bir fetih aşkı, sonsuz bir teşebbüs kabiliyeti, bölgelere uymaktan çok bölgeleri kendine uydurma zevki ve alışkanlığı Türk milletinin asırlar dolduran tarihinde açıkça görülür.
(Ünlü Tarihçi) Hammer
Türkler kahramadırlar, dostlarına zarar vermezler. Yüce Türk milleti tuttuğu eli bırakmaz, sözünden dönmez, iyi ve kötü
günlerde dostundan ayrılmaz. Böyle bir ulusla el ele vermek yeryüzünde her zorluğu yenmek için sonsuz bir güç ve yetenek kazanmak demektir.
Comenius (Çek Bilgini)
Türkler muhakkak ki Avrupa tarihinin ve yakın Asya tarihinin bildiği en halis efendi millettir.
Kayzerling
Her Türk'ün bakışında silahın ruha verdiği güveni görmek mümkündür. O hayata ve olaylara güvenle bakmayı öğrenmiştir.
Molkte
Kılıcı insafsız bir beceriyle kullanan Türk'ün eli, yendiği insanların yarasını sarmakta da ustadır.
Lord Byron
Türk korkmaz, korkutur. Bir şey isterse onu yapmadıkça vazgeçmez. Hangi işe el atarsa başarır.
Semame İbn-i Eşreş
Türkçeyi öğrenmek benim için büyük bir mutluluk oldu. Çünkü Türk'ü anlamak için kendisiyle mutlaka tercümansız konuşmalıdır. Tercüman, ışığı örten zevksiz bir perde oluyor.
Gelland (Fransız Bilgini)
Türk askeri cesurdur. Anavatanını sever ve onun için gerekirse çekinmeden canını feda eder.
Albert Einstein
Artık Türklerle savaşmam. Onlar çok cesur ve iyi insanlar.
Andreas Phitiades
Dünyada iki bilinmeyen vardır. Biri kutuplar, diğeri Türkler.
Albert Sorel
Türk toplumunda kişisel nitelik ve değer dışında hiçbir şeye önem verilmez.
Baron Büsbek
On ulusun, on yiğit adamının gücü tek bir kimsede toplansa yine bir Türk'e bedel olmaz. Türklerin en çok konuştuğu şey savaştır, zaferdir. Eğlenceleri ise attır, silahtır. Türklerin doğrulukları ve namuslulukları ne kadar övülse yeridir.
Charles Mcfarlene
Türk milleti ikibin yıldır profesyonel askerdir. Bütün Türklerin mesleği askerliktir.
Donaldson
Dünyanın hangi ordusuna sorarsanız sorun, Türk askerinin karşısında düşünmenin hiç de kolay olmadığını veya olamayacağını size söyler.
Donaldson
Türklerle dost ol ama düşman olma.
Gianni de Michelis
Dünyada, Türklerden başka hiçbir ordu bu kadar süre ayakta duramaz.
Hamilton
Türklerden başka dini ve vatanı uğruna canını vermeye hazır asker yoktur.
Hamilton
Türkler devlet yıkmakta ve devlet kurmakta birinci sınıf ustadır. Ülkeleri değil kıtaları altüst etmişler ve korkunç saldırışlar arasında sarsılması hiç de kolay olmayan egemenliklerini yaratmışlardır.
Tarih Türklerden çok şey öğrendi. Onların elinden çıkma öyle eserler vardır ki uygarlık için birer süs olmaktadır.
Hammer
Çanakkale'de başarılı olamadık. Nasıl başarılı olurduk ki? Zira Türkler yuvasına girilmiş aslanların hiddetiyle, cüret ve cesaret kahramanlığı ile savaşıyorlardı. Böyle bir millet görmedim.
Sir Julien Corbet
Türk gibi ölüme gülerek bakan bir eri başka hiçbir ulusta bulamazsınız.
Yalnız ona iyi bir komutan gerektir.
Mulman
Toplumsal düzenin Türkler arasında kurmuş olduğu ilişkilerin hepsinde temiz yüreklilik ve iyi niyet hakimdir. Vatandaşların birbirlerine karşı borçlu oldukları işlemleri yapma ve yerine getirmeleri için başka ülkelerde olduğu gibi senetleşmeye yani yazılı belgeye ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların övülmeye değer hallerinden biri de verdikleri söze genellikle sadık kalmaları ve karşılarındakini aldatmaktan, güveni suistimal etmekten çekinmeleridir.
Monradgea D'ohsson
Kendi ulusuna karşı bu kadar dürüst ve cömert olan müslüman Türkler hangi mezhebe bağlı olursa olsun aynı dürüstlüğü yabancılara karşı da yapar ve yerine getirirler. Bu noktada müslümanla müslüman olmayan arasında hiçbir fark gözetmezler.
Monradgea D'ohsson
Türk'ü anlamamak için tarihe göz yummak gerekir. Haksız saldırılar ve adi iftiralar önünde Türk'ün vakur kalışı, kuşku yok ki
körlerin gerçeği, eşyayı anlamadıklarını düşündüklerinden ve körlere acıdıklarındandır. Bu soylu davranış o adi iftiralara ne açık bir cevap oluyor.
Pierre Loti
Türk'ün ahlaki seciyesi çocukluğunda aldığı iyilik telkinleriyle değil çevrelerinde fenalık görmemek suretiyle oluşur.
Thomas Thorsten
"Türklerin ruhu yeniden parlayacak ve silah kullanmak için doğan bu kahraman milletin tarihi eski ışığını bulacaktır."
Feldmareşal von Moltke -Alman Genelkurmay Başkanı
Gönderen
Aytekin AYDIN
-
Salı, Mayıs 26, 2009
Dünya tarihinde her anne kutsaldır. Ama bazı anneler çok şanslıydı. Çünkü onların evlatları tarihin akışını değiştiren isimler oldu. İşte dünyanın en ünlü anneleri.
Anneler, tarihin seyrini de değiştiriyor. Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Savaş Eğilmez, AA muhabirine yaptığı açıklamada, dünya tarihinde birçok annenin yaptıklarıyla dikkat çektiğini, bazılarının da tarihin akışını değiştirdiğini söyledi.
TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN ANNELERDEN ÖRNEKLER
Türk-Moğol İmparatorluğunun kurucu Cengiz Han'ın annesi Ulun Hatun'un dirayeti ile koca bir imparatorluğun temellerini attığını anlatan Eğilmez, ''Kocası Hegüsay Bahadır, kimi kaynaklara göre 1055, kimilerine göre de 1058 yılında öldüğünde Cengiz Han henüz 10-12 yaşlarındadır. Kocasının ölümüyle obası dağılmaya başlayınca Ulun Hatun dirayetini göstermiş ve oba idaresini ele almıştır'' diye konuştu. Obasını dağılmaktan kurtaran Ulun Hatun'un çocuklarını da Türk örf ve ananelerine göre yetiştirdiğini kaydeden Eğilmez, ''Bir anne olarak Ulun Hatun çocuklarına ve obasına sahip olarak imparatorluğun kurulmasına sebep olmuştur. Cengiz Han, en güçlü dönemlerinde bile yaşlanan annesine saygıda kusur etmemiş, ayrıca her önemli olayda ona danışarak fikrini almıştır'' diye konuştu.
ANADOLU'NUN KAPILARININ TÜRKLERE AÇILMASINA SAĞLAYAN ANNE
Selçuklu Devleti'nin kuruluş aşamasında üvey kardeşlerden İbrahim Yınal'ın Tuğrul Beye karşı isyan ettiğini anlatan Eğilmez, isyankarı yakalamak için peşine düşen Tuğrul Bey'in, Hemedan'da hiç beklemediği bir anda Yınal'ın orduları tarafından sıkıştırıldığını anlatarak, şöyle devam etti: ''Tuğrul Bey kendisini ortadan kaldırmak isteyen kardeşine karşı birçok kişiden yardım ister. Malazgirt Zaferi'nin ünlü komutanı Alpaslan'ın annesi Altuncan Hatun'un, topladığı orduyla Tuğrul Bey'le birleşerek İbrahim Yınal'ı yendikleri tarihi kaynaklarda yer alıyor. Tuğrul ve Çağrı beyler daha sonra Selçuklu Devleti'ni sağlam temeller üzerine oturturlar. Altuncan Hanım olmasaydı belki de Selçuklu Devleti yıkılacak ve Anadolu'nun kapılarını Türklere açan Alpaslan büyük zaferi yaşayamayacaktı.''
TAHT MÜCADELESİNİ SONA ERDiRDİSelçuklu Sultanı Melikşah'ın eşi Terken Hatun'un, eşinin ölümü sonrası ortaya çıkan taht mücadelesini sona erdirdiğini anlatan Eğilmez, oğlunu tahta çıkararak devletin devamlılığını sağlayan anne hakkında şunları söyledi: ''Kendine ait ordusu bile olan Terken Hatun, Selçuklu idaresinde çok etkin bir yere sahipti. Melikşah tarafından büyük saygı ve sevgi gören Terken Hatun birçok meseleyi kendi divanında görüşüp, Melikşah'ın onayına sunmuştur. Birçok devlet adamı ve komutan yetiştiren Terken Hatun, Melikşah'ın ölümünden sonra başlayan taht mücadelesinde çok etkin bir rol oynamıştır. 1092 tarihinde küçük yaştaki oğlu Mahmud'u sultan ilan etmiş ve saltanatının devamı için büyük mücadele vermiştir. Bir suikasta kurban giden Terken Hatun'un yetiştirdiği emir ve komutanlar Selçuklu Devleti'nin sonraki döneminde önemli işlere imza atmışlardır.''
KRALI, ANNESİ KURTARDI
Alman Kralı Şarlken tarafından esir alınan oğlu, Fransa Kralı 1. Fransuva'yı kurtarmak için Kanuni Sultan Süleyman'a mektup yazan annesi Düşes Dangolen'in de tarihin akışını değiştiren ünlü annelerden olduğuna dikkat çeken Eğilmez, ''Düşeş Dangolen, Kanuni Sultan Süleyman'a mektup yazıp yardım istemeseydi belki de Kaptan-ı Derya Barboros Hayreddin Paşa, Fransa'nın Akdeniz kıyısındaki şehri Nice'e giderek Şarlken'in donanmasını yenip, Fransa Kralı Fransuva'yı kurtaramayacaktı. Bir anne olarak Düşeş Dangolen tarihin akışı değiştirmiştir'' diye konuştu.
ÇAĞ DEĞİŞTİRDİ
Osmanlı Sultanı 2 Murad'ın eşi Hüma Sultan'ın 29 Mart 1432'de Edirne'de yaptığı doğumun insanlık tarihi açısından çok önemli olduğunu da anlatan Eğilmez, ''Hüma Sultan'ın dünyaya getirdiği Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'u fethederek Orta Çağ'ı kapatıp Yeni Çağ'ın başlamasına neden oldu. Tarih içindeki en önemli annelerden birisi de Hüma Sultan'dır'' diye konuştu.
ÇOCUKLARINI BIRAKIP DÜŞMANIN ÜZERİNE KOŞTU
Kahraman Türk kadının simgelerinden olan Nene Hatun'da 2 çocuğunu evde bırakarak, düşmana karşı çarpışmak üzere Türk askerinin yardımına koşmasıyla büyük bir kahramanlık destanının yazılmasına öncü olan kadınlardan biri olarak dikkat çekiyor. ''Efsane Kadın Nene Hatun'' romanının yazarı Talat Uzunyaylalı, 1877 yılının 8-9 Kasım tarihlerinde Rus ordularının Top Dağı'ndaki Aziziye Tabyaları'na saldırı haberinin şehre ulaşması sonrası Nene Hatun'un 3 aylık kızı ile 4 yaşındaki oğlunu evde bırakarak baltasıyla düşmana karşı çarpışmak üzere tabyalara koştuğunu anlattı. Erzurum halkıyla birlikte Rus askerine karşı kahramanlık destanı yazanlar arasında Nene Hatun'un ön plana çıktığını kaydeden Yaylalı, ''Nene Hatun 93 Harbi'nin simgesi olmuştur'' diye konuştu.
Gönderen
Aytekin AYDIN
-
Salı, Mayıs 26, 2009
