ABDÜLHAKÎM HÜSEYNÎ (k.s) sohbetleri 9

|


ABDÜLHAKÎM HÜSEYNÎ





SEKİZİNCİ SOHBET




İnsanâhlaken güzel olmalı, kimseyi incitmemeli, hiçbir şey ondan taciz olmamalı.İnsan halim olmalı, sabırlı olmalı.




Gavs (K.S.A), sohbetlerinde, insan aynen bir köprü gibi olmalı,buyurdu. Nasıl ki, herkes, iyi, kötü, zalim, fena bütün millet gelir, köprüdengeçer de, o hiç ses çıkarmadan daralmadan hepsinin geçmesine müsaadeederse, insan da işte bu köprü misâli, herkesle iyi geçinmeli, muhatabıister zalim, ister münafık, ister hırsız, isterse fâsık olsun idare edipiyi geçinmelidir.




İnsan her zaman hüzünlü ve Rabbü’l-Âlemin’i tefekküredenlerden olmalı, Allah’ın azametini, büyüklüğünü düşünmeli, dağlara,semalara, insanlara bakarak her şeyden, baktığı her eşyadan Allah’ınazmetini büyüklüğünü, hikmetini anlamaya çalışmalı ki Rabbü’l-Âlemin’inbüyüklüğünü idrak ederek ona göre hareket etsin.




İnsan mahzun olmalı, çok ağlayıp az gülenlerden olmaya çalışmalı,Nitekim Âyet-i Kerimede öyle buyurulmuştur.


(Azgülsünler ve çok ağlasınlar) (Tövbe : 82)




Peygamber (A.S.V) asla kahkaha ile gülmezdi. Sadece tebessüm ederdi.İşte insan da böyle olmalı. Keyf ehli ve dünyaya aşıklardan olmamalı.Keyf ehli olanlarda, dünyaya aşk ve muhabbet besleyenlerde Allah korkusu azolur. Onlar bu dünya hayatı içinde aynen sarhoşa benzerler. Allah azâbınınkorkusu onlarda yoktur.




Allah dostları daima Allah’ın azametini, tefekkür edici, mahzun,hikmet ehli kimselerdir. Allah yolu fakirlikte, abdallıkla, nefsini küçük görmekleelde edilir. Dünya ise bilâkis atılgan olmakla, dilli olmakla, alış-verişçiolmakla, kandırma, hile hud’a bilmekle elde edilir. Allah yolunda ise, tamaksine insan ne kadar fakir olsa, ne kadar halim olsa, ne kadar mahzun, abdal vezavallı olsa o kadar muvaffak olur. Allah’ın yanında kıymeti olup Rabbininsevgisini kazanır. Rabbü’l-Âlemin fakirlerle miskinlerle beraberdir. Rabbü’l-Âleminkendini beğenmiş, zorba, zalim olan bahtsızlardan hoşlanmaz.




İnsan ne kadar fakir, ne kadar abdal, ne kadar nefsini yenmiş ve vücudunuzail etmişse Rabbü’l-Âlemin’in yanında o kadar makbul, o kadar sevgiliolur.




Zaman zaman Allah dostlarını deliye benzetenler olur. Bilmeyenler onlarıgördüklerinde deli sanırlar, çünkü onlar dünya ef’alinden anlamaz, dünyaişleriyle ilgilenmezler. Dünyanın hile ve hud’asından haberleri bulunmaz.Zulüm ve hakaretle işleri yoktur onların. Daima deliler gibi düşünceliolduklarında n bilmeyenler onları deli sanırlar. Dünyaya muhabbetle bağlıolup perestiş edenler onların lâkayt halini, dünya kazanç ve çalışmalarınailgisizl iklerini gördükçe onlara deli gözüyle bakarlar.




Halbuki Allah yolu fakirlik ve tevazuyla kazanılır, suyun yüksek yereakmadığı daima aşağılara doğru çukur yerlere akıp oraları doldurduğugibi, Allah yolu da fakirlik ve yoklukla kazanılır. (Kendini böyle bilmekle.Her şey Allah’ındır.)




Her kim ki nefsini öldürmüş, benliğinden sıyrılmışsa, o Allah’ınyanında makbul olmuş ve Rabbü’l-Âlemin tarafından sevilmiştir.




Nakşîbendi sâdâtı da hep böyleydi, fakir olup nefsini öldürerek (1)vücudunu ortadan kaldırmış olanlar hep sâdâtın nisbetini toplamışlardı.





Şâh-ı Hazne de öyleydi. Hazretin hulefası içinde zâhiren en edna olanı oydu. Halife olduğunu kimse bilmezdi. Hattâ âlim olduğunu bile herkes bilmezdi. Ancak eskiden onu tanıyanlar molla olduğunu bilirlerdi. Fakat halife olduğunu bilen bindebir bile yoktu. Ancak havaslar bilirdi halife olduğunu. Çünkü nefsini zebûn etmiş, benliğinden sıyrılmıştı. Abdaldı, halifelerin yanına gitmez, onların cemaatlarında bulunmazdı. Sâliklerin içine girmez, her zaman sofilerin (2) içinde bulunurdu. Rabbü’l-Âlemin’e karşı bir yokluk haleti içindeydi, nefsini yenmiş, benliğini atmış, fakir hal, hulafanın içinde zahiren en edna olanı olduğu halde ahlâken de en mütekâmil olanı oydu. Onun içindir ki Rabbü’l-Âlemin onu o kadar yükseltmişti; etrafına o kadar adam toplanmıştı ki çevresi aynen haşır gibi, aynen kıyamet gibi olurdu. Rabbü’l-Âlemin onun huyunun ve ahlâkını sevdiği içindir ki onu dost edindi. Onu dünyada da âhirette de âli kıldı.




Gavs’de (K.S.A) öyleydi, aynı yoldaydı, Şâh-ı Hazne’nin hülefasıarasında zahiren en edna olanı Gavs’dı. O da hep sofilerin yanına gider,onların sohbetlerinde oturur, onlarla beraber bulunurdu. Çünkü biliyordu kisofilerin ihlâs ve teslimiyetleri çoktur. Muhabbet ve aşkları fazladır.Halbuki mollaların öyle değil. Mollalar âlim oldukları için, çabuk çabukteslim olmazlar, nefisleri vücud bulduğu için kolay kolay sâdâtın örtüsüaltına girmezler. İlla amel yapıp eziyet görmesi lâzımdır. Sofiler gibimollalarda hemencecik muhabbet ve ihlâs meydana gelmez. Evvelâ takip ederler,Şeriata bağlı olup olmadıklarına bakarlar. Devamlı olarak bir müfettişgibi üstadlarının etrafında dolaşıp teftiş ederler. Ancak zamanla yavaş,yavaş teslim olurlar, fakat teslimiyetleri sağlam olur; öyle kolay kolaybozulmaz. Ama cahilin öyle değil; o körü körüne teslim olduğundan, eltutar tutmaz muhabbet ve ihlâs beslediğinden zamanla gevşer, cahilâne olduğuiçin çabuk terakki ettikleri halde sebat edemezler. Bu işe emek verip zahmetçekmiş değiller mollalar gibi. Nasıl ki insan yerde bir mal görse onun pektasasında olamaz. Ama o malı eza ve cefa çekerek kazanmış ise mal, gözündeçok kıymetli olur, çok tatlı olur. İşte Gavs da (K.S) sofilerinmuhabbetleri nden, istifadelerinden dolayı hep onların yanına giderdi. Derdiki ben sofilerden çok istifade ettim. Sofilerden ettiğim istifadeyi Şâh-ıHazne’den etmedim. Onlarla bulundukça muhabbet, teslimiyet ve aşklarını gördükçebenimki de artırıyor, diyordu.




Şâh-ı Hazne bir gün halifelerinden molla Muhammedi Arisiye sordu :Molla Abdulhakimi nasıl görüyorsun? Emek vermeye değer mi ki emek verelim?Molla Muhammed Şeyh daha iyi bilir ama bana sorarsan gevşektir. Emek vermeyegelmez, derim, dedi. Bu cevaptan Şâh-ı Hazne müteessir oldu, rengi kızardı,canı sıkıldı. Molla İbrahim’e dönerek sen ne diyorsun, diye sordu. Mollaİbrahim, kurban bana sorarsan Molla Abdülhakime ne kadar emek verilirse değer,derim, dedi. Bu cevap Şâh-ı Hazne’nin hoşuna gitti, rengi açıldı, keyfiyerine geldi, neşelendi. Molla Muhammed’e seni çocuklarımın hocası olduğuniçin bağışladım. Onların hatırına verdim. Sen git, onlara kurban ol,dedi.




Gavs, zâhiren Şâh-ı Hazne’nin orada en edna olanı idi. Sâliklerlebulunmaz. Daima sofilerin içine gider, onlara hizmet ederdi. Kimse de ona kıymetvermezdi. Lâkin Şâh-ı Hazne ondaki cevheri bilir, onu iyi tanırdı. Gavs âlimlerleoturmaz, onlarla yemek yemez, sofilerle oturur, onlarla yemek yer, onlarla görüşürdü.Herkes de onu bir sofi olarak bilirdi. Hulefadan




olduğunubilmezlerdi. Yemeklerini hep sofilerindekinden yerdi. Gerçi mollalarlasofilerin yemeği aynı idi ama ayrı ayrı çıkardı.




Şâh-ı Hazne’nin halifesi Molla Salih’in oğlu anlatıyor, diyorki: “Şâh-ı Hazne’yi ziyarete gitmiştim. Evden çıkmasını bekliyordum.Çıkınca gittim, ziyaret ettim ve duâsını rica ettim. Bana uzakta duranGavs’i gösterdi. Git, ona şöyle; hem bana, hem de sana duâ etsin, dedi.İşte Gavs’ın değeri Şâh-ı Hazne’nin yanında böyleydi.




Gavs anlatıyor, diyor ki bir ara Şâh-ı Hazne bana hiç iltifat etmezoldu. Öyle oldu ki iltifatlarına hasret kaldım. Yirmi – otuz gün kaldımorada, benimle ancak bir veya iki sefer konuştu. Ben de çok merak ediyorum. Şeytangelip vesvese vermeye başladı. Bir ara Şâh-ı Hazne sohbet edip dedi ki:“Zâhire itikat eden zâhirden bekleyen maneviyattan alamaz. Maneviyata itikateden zahirden alamaz.” Bu sohbet üzerine vesvesem zail oldu, kalmadı. Dahasonra iltifatlarına mahzar oldum. Hatta bir ara bana Cami’e geldiğin zamanbenden uzak durma, daima arkamda ve yakınımda bulun, dedi. Bir seferinde de çağırıpbenden uzak durma, hep karşımda dur, dedi.Gavs (K.S.A) devamla : “Anladım ki karşısında durup nazarlarını üzerimdetoplamak istiyor. Ben de ondan sonra safta arkasında ve her zaman tam karşısındabulundum” buyuruyor.




Onların nazarları sohbetten daha faydalıdır. Meselâ Gavs-ı Hizanîmanevi tasarruflarını nazarıyla yapardı. Çok az sohbet ederdi. Camisindeüç – beşyüz hatta bin kişi toplandığı olur. Gavs-ı Hizanî (K.S.A)gelir, yarım saat, kırkbeş dakika veya bir saat oturur. Sonra hiç sohbetetmeden namazını kılar, giderdi. Bazı zamanlar camiden çıt diye ses çıkmazdı.Herkes sâkin ve sessiz otururdu. Kimse bilmezdi ki camide adam vardır. Bazızamanlarda bir acaib cezbe ve hareket meydana gelirdi. Hazret de öyleydi. Bazıkereler çok sohbet eder, sohbetleri deniz dalgaları gibi ardı ardına gelirdibazen da öylece sükût ederdi. Namaz kılana kadar sessizce otururdu.




Bu Nakşîbendi Tarikatı bana biçilmez bir tariktir. Kıymet biçilmezbir inci tanesidir. Maalesef insan kıymetini bilmiyor. Eğer âdabına, talimatınagöre, hareket edilirse, ondan göreceği faydayı, istifadeyi, hiçbir şeyde göremez.Bu, insanı Allah’a götüren; en kestirme, en emniyetli yoldur. Gerçi insanıAllah’a ulaştırmak için pek çok, milyonlarca yol vardır. Ama bunlardan enkısa en müstakim olanı Nakşîbendi yoludur. Nasıl insan İstanbul’agitmek isterse, oraya giden binlerce yolun içinde en uygun olanını, enkestirmesini seçiyorsa, Allah’a götüren yolda da öyle davranması lâzımdır.Bu yol da Nakşîbendi’den başkası olamaz. Nakşîbendi olabilmek için,insanın, Tarikatli olması lâzımdır.




Nakşîbendi olduktan çok kısa zaman sonra yüzünü Allah’a döndürmüşolduğunu görür. Öyleleri vardır ki samimi olarak şeyhinin elini tutup tövbeettiği andan itibaren, daha gusül edip âdap ve talimat almadan Allah’ınvelisi olur, evliyalar arasına karışır, bu tarikatın bereketiyle, Onun içininsan Nakşîbendi olmalı. Allah kimseyi Nakşîbendi Tarikatı’ndan tardolmadurumuna


ABDÜLHAKÎM HÜSEYNÎ


DOKUZUNCU SOHBET



İnsan için en büyük tehlike ömrünün sonundadır. Ömrününevveliyatı pek mühim değil. Mühim olan ömrünün nihayeti, sekarat zamanıdır.Her kim ömrünün nihayetinde imanını kurtarırsa artık o ebedül ebedrahata kavuşmuş, kurtulmuştur. Şayet ömrünün sonunda hüsn-ü hatimenasip olmazsa, imanını kurtaramazsa, neuzibillah, isterse evveliyatı Gavs,isterse Kutup olsun, ne faydası olur kendine? Eğer ömrünün sonunda imannasip olmaz, Allah muhafaza buyursun küfürle giderse evveliyatında Gavs olması,evveliyatında kutbu’l-aktab olması ne işe yarar?



Onun için insan ömrünün sonunu iyi getirme çareleri aramalı,kendini günahlardan muhafaza etmeli, amellerinden geri kalmamalı her zaman tââtve ibadette olmalı, Şeyhine bağlı olmalı, tesbihini devamlı çekmeli ki hüsn-ühatimeye kavuşsun. Nitekim Rabbü’l-Âlemin de âyet-i kerimesinde :

“İyi akibet (sonuç) Allah’tankorkanlarınd ır.” (Kasas : 87) buyuruyor.

Tâât ve ibadetini eksiltmeyerek artıran, ömrü uzadıkça tâât veibadetlerini ziyadeleştiren kimse muttakîlerden yazılır. Ancak muttakilerdenyazıldık tan sonra yukardaki âyette zikredilen hüsn-ü hatimeye, iyi akıbetekavuşabilir. Hiçbir iş tembellikle olmaz. İster dünya işi, isterse âhiretişi olsun. Ciddi ve samimi olması lâzımdır ki muvaffakiyet olabilsin. Meselâdünya işinde insan bir saat çalışır, bir saat çalışmazsa, bir gün çalışır,bir gün çalışmazsa, haliyle işler aksar ve muvaffak olamaz. Âhiret işide, aynen böyledir. Her kim işi tembelliğe dökerse, muhabbeti kesilir, Allahyoluna sevgisi azalır, gafleti artar, günah işlemek Allah’ın emirlerinekarşı gelmek ona kolay gelir. Tereddi ede ede nihayet günün birinde Allahyolundu terk eder. İnsan, ciddi davranır, fırsatları, zamanını değerlendirirseo zaman muhabbeti artar, aşkı çoğalır. Artık şeytan da onu aldatamaz.



Çok zor, çok zahmetli, bir dünya işini, samimi ve ciddi çalışıp,bütün gayretiyle uğraşan kişi nasıl başarabilirse, âhirete de gönüldenbağlı, hakiki olarak sarılan kişi mutlaka başarılı olur.



Ulemanın en meşhur ve büyüklerinden olan İbn-i Hacer, ilme, tahsileilk başladığı sıralar okuduklarından pek bir şey anlamazmış. Bir günsu kenarında dolaşırken suyun gelip mağara şeklinde getirdiği bir kaya parçasıylakarşılaşıyo r. Gördüğü manzara karşısında ibret gözlüğünü takaraktefekküre dalıyor. Diyor ki, bu kadar yumuşak olan su, bu koskocaman kayayıancak azim ve sebatiyle delebilir. Demek ki azmin elinden bir şey kurtulmaz.Derhal o taştan ilhamını alarak ilmi hürmet görmeye devam eden, bir âlimoluyor. İlhamını aldığı taştan dolayı kendisine taş oğlu manasınagelen İbn-i Hacer deniliyor. Demek ki kendini ilkin ciddi olarak ilmevermiyordu. Ne zaman ki yumuşak suyun çok sert olan kayayı deldiğini görüncegafletten sıyrıldı, samimi olarak sa’ye sarıldı ve nihayet ilmi zamanımızakadar gelen bir âlim oldu.



İşte Allah yolu böyledir. Her kim tembellik eder, ciddi çalışmazsa,o hakiki müttaki, hakiki iman sahibi olamaz, imanı kâmil olamaz. İmanındanoksanlık meydana gelir.



Her kim ki ciddi ve hakiki olarak davranırsa, o zaman o kimsenin imanıkemale erer. İmanı erdikten sonra şeytan da kolay kolay imanına zararveremez.



Kim ki Müslümanlığında samimi, tâât ve ibadeti daha çoksa, oAllah’ın yanında daha makbuldür. Bu dünyada bulunmak, Allah yoluna girmek,rızasını tahsil etmek için büyük bir fırsattır… İnsan ölüpgittikten sonra o çok büyük fırsatı kaçırmış olur. Artık amel yapmayakazanç temin etmeye gücü yetmez.



Bütün kazançlar , Allah rızasında, salih amellerde toplanır.







ABDÜLHAKİM HÜSEYNİ

ONUNCU SOHBET


Rabbü’l-Âlemîn mahzun kalblerdedir. O, mahzun kalb sahibi kimselerisever. Çünkü mahzun kalbler daima Allah’a bağlıdır. Mahzun kalbler heran için Rabbine karşı tazarruda ve yalvarıştadır. Onlar daima Allah’laolurlar.


Keyf ve sefayla ferah dolu olan kalbler dünya kalbleridir. Dünyaya bağlı,dünyayla dolu olan kalblerden Rabbü’l-Âlemîn uzaktır. Bu tip kalbleregirmez. Rabbü’l-Âlemîn. Çünkü, o kimsenin keyfi zevki, safası dünyailedir. Allah’tan hiç haberi olmazsa Rabbü’l-Âlemîn de ona iltifatıolmaz. Nasıl insan Allah’ı terk ederse Allah da onu terk eder.


İnsanın kalbi hep mahzun olmalı. Rabbine yalvarış, rica ve tazarru içindebulunmamalı. Kişi ne kadar mahzun, ne kadar nefsinden ve benliğinden uzaklaşmışsaAllah’ın yanında o kadar makbul ve âlidir. Zalim olan, zulüm eden kişinin,zevk ve sefa peşinde olan kişinin haliyle Allah’tan haberi olmaz.


İnsanın kalbi daima Allah’a bağlı olmalı, daima Allah insanın aklından,fikrinden çıkmamalı. Şayet böyle olmazsa yazıktır.


İnsan fakir olmalıdır. Rabbü’l-Âlemîn hep fakirlerledir. O,fakirleri sever, fakirlikten kasıt nefis ve benlikten fakirliktir. Dünya malındandolayı fakirlik değil. Keyf ve sefa heli olmamaktır. Süleyman Peygamber(A.S.) Rabbü’l-Âlemîn’den dünya malı ve mülkü istemişti. Duası müstecabolmuş Rabbü’l-Âlemîn ona çok dünya malı ve saltanatı vermişti. Dünyamalı ve mülkü sebebiyle, Süleyman Peygamber cennete diğer Peygamberlerden kırksene sona ericektir.(1)


İnsan nefs ve benliğini yok etmesi lâzımdır. İnsanın kendini görmemesilâzımdır. Her kim kendini, benliğini görürse o Rabbü’l-Âlemîn’denuazaktadır. O Rabbinin göremez, bulamaz.


İnsan kendini aşağı görmemelidir. Bütün mahlûkatı kendisinden üstüngörüp, kendini hepsinden aşağı mulâhaza etmelidir. Şâh-ı Hazne, Gavs,ayazdığı mektuplardan birinde: ****İnsan, nefsini kâfirden bile aşağıgörmemelidr.**** demişti. İnsanın kendini her şeyden aşağı görmesilâzımdır. Çünkü hiç kimse son anda iman nasip olup olmayacağınıbilemez. Bakarsın son anda küfürle gider. Diğer taraftan bir kâfire de sonanda iman nasib olur. Rabbü’l-Âlemîn onun bütün günahlarını affeder.Ehlullah olarak Rabbine ulaşır. İşte böyle, insan kendini görmemeli. Hiçbirşey olmadığını bilmemeli.


Nefsini gören kendinde büyüklük hisseden kimseyi Rabbü’l-Âlemînsevmez. Şeytanın helâk sebebi, küfre gitmesinin sebebi, nefsinin görmesi değilmiydi? Halbuki çok amel etmiş, mukarreb meleklerdendi. Şeytan Dergâhı İlahîyeyakın, meleklerin büyüğünden idi. Kendisinde nefsin meydana gelmesi küfrinesebeb olmuştu. İnsana en büyük zararı veren nefstir. Onun kadar zarar verenbaşka bir şey daha yoktur. Onun için insan nefissiz olmalı, kendini yokluktagörmeli. Nefsi alemde <


Nefsin sebeb olduğu zararların en çoğu Rabbü’l-Âlemîn’in insanvücuduna halk ettiği letâifler üzerindedir. Nefs onları zamanla tebdilederek yaradılış gayesinden uzaklaştırır. Dünyaya, dünya işerine yöneltir.Onun içindir ki nefs olduğu müddetçe insan bir şey olamaz. Binaenaleyhdaima insanın ayağı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki baş kaldırmaya gücüyetmesin; ancak insan kendini aşağı ve noksan gördükten sonra nefis ölür.Hayat hakkı kalmaz.


Sâdâtı Nakşibendi’nin nisbetleri, nefis olmayan, kendini yoklukta gören,ihlâs ve teslimiyet sahibi kimselerin üzerine saçılmıştır. Mürşid-i Kâmilhep onlar arasından seçilmiştir. Hazret de onlardandı.


Hazret, Sayda’nın yanından amel ederken, ameli nihayetlere gelmişkenSeyda hastalandı. Artık son demleriydi. Hazret de çok üzülüyor, çok ağlıyordu.Sordu: Diyâûddin, dedi, (Hazret’e öyle hitap ederdi. Mlaûm lakabı ŞeyhMuhammed DİYAÛDDİN’dir.) neden böyle yaş akıtarak ağlıyorsun. Hazretedeple, < dünyasını değiştirirkenevlâdı babasının malındanistifade edemezse, mirasına varis olamazsa, ondan daha acı bir şey olurmu?**** cevabını verince, Seyda: <


İşte Şeyh Fethullah’ın Hazret’e yaptırdığı, hatta Seyda’nın diğer hulefâsı tarafından itirazla karşılananbunca ağır hizmetler onun nefsinin öldürülmesi içindi. Malum nefs ölmeden insanda bir şey meydana gelmez.


Gavs-i Hiazni’nin hulefası arasında da nefsi en noksan olan Seydaidi. Tahsili sadece Câmi’e kadar olduğu hulefanın en gözdesi idi. HalbukiŞeyh Halid-i Öleki ondan çok daha âlimdi. Zamanının en büyük âlimiydi.Gavs bile ona Seyda diye hitap ederdi. Kendisine İlmin şeriatta İbn-iHacer kadar vardır, Meczubî de ona yakın bir âlimdi. Halbuki ****Şerminî’ye kadar okuyan Seyda, hulefanın enfakiri olması sebebiyle Gavs’ın bütün nisberi onun üzerinde toplanırdı.


Şâh-ı Hazneye de Hazret’in yanında aynı durumlardaydı. Hulefanınen ednası Şah-ı Hazne idi. Gavs da aynı yolu takip etmişti. O da zahirenhulefanın en ednası idi.


Şâh-ı Hazne’yi ziyarete giden Gavs bir seferinde ta Gerçuş’akadar gittiği halde hududun kapalı ve tehlikeli olması sebebiyle geri dönmüştür. Bir müddet sonra tekrar ziyaret kasdiyle yanında bir sofî olduğu halde yola çıkıyor. Hudud köylerindenbirine uğruyor, orada Seyyid Ahmed isimli Şâh-ı Hazne’nin bir etbâını rehber olarak almak istiyor. Seyyid Ahmed’inevine gidiyor. Evde bulamayınca oturup, gelmesini bekliyor. Akşam oluyor,Seyyid Ahmed çiftten dönünce misafirleri olduğunu görüyor. Onlara ikramdabulunduktan, akşam yemeği firleri olduğunu görüyor. Onlara ikramdabulunduktan, akşam yemeği arz ettikten sonra misafirlikten sebebi soruyor.Gavs diyor ki < önüne bağladım. Sabahyemeklerini hazırlayarak yanlarına gittiğimde Gavs haydi, ne oldu? Neye kararverdin, bizi götürecek misin? Diye hemen sordu. Ben tabii gideceğiz, yemeğiniziyiyin. Hayvanlar dışarıda sizi bekliyor deyince. Çok sevindi, Şâh-ı HazneGavsi görünce çok sevinerek, keyfi gelecek, diye içim içime sığmıyordu.Nihayet hududu geçtik bir müddet daha gittik, o kaldı ve geriye döndü,nihayet on-onbeş dakika kadar yürüdü. Ben de bunlar serhat halkıdır. Hevaehlidirler. Her halde taharet akacak da ondan uzaklaşıyor, diye düşünüyordum.Fakat aradan uzun bir zaman geçtiği halde gelmeyince merakladındım. Arkasısıra gittim. Baktım ki oturmuş, kendini yere atmış ağlıyordu. HayrolaMolla Abdülhakim? Ne olmuş, niçin ağlıyorsun? Dedim. Ben gelmiyorum köye,dedi. Ben necis, kötü, pis kimseyim. Şâh-ı Hazne’nin yanına gelmeye,camisine girmeye lâyık değilim, diye yakınıyordu. Ben bırak bunları,haydi gidelim, diye ısrar ettikçeo gelmemekte direniyordu. Baktım ki hoşlukla olmayacak. Kolundan tuttum, elimeağacımı aldım. Vi gelmezsen seni döve döve götürürüm. Beni işimdengücümden ettim, şimdi de gelmiyorum, diyorsun, dedim. O zaman güçlükuvvetliydim. Beş kişiyle boy ölçüşeyecek durumdaydım. Onu zorla kaldırdım,yola devam ettik. Bu ara benim de ona muhabbetim daha da fazlalaştı. NihayetŞâh-ı Hazne’nin vardır. Önce ben gittim ziyaret ettim, Şâh-ıHazne’ye, ****< Bu pisleri niye getirdin? Kim sana getir dedi?**** diye beni payladı.Derhal muhabbetim zail oldu onlara karşı. Ben takdir bekliyorken tekdiredildim, diye nefsim kırıldı. Bende sonra Gavs ve sofi de gidip ziyeretettiler. Daha sonra namaz kıldık. Namazdan sonra Şâh-ı Hazne eve gitti. Bir müddet sonra beni çağırdılar.Gel, Şâh-ı Hazne çağırıyor, dediler. Gittim huzuruna, bana: <


O zaman ben, Beni ilkin niçin azarladığını anladım. Çünkü onlarıgetirdikten nefsim gurur duymuştu. Nefsimi kırmak için o sözleri söylemişti.


Şâh-ı Hazne bir gün < Şâh-ı Hazne geldi. Beni sofilerler beraber çalışır görünce,< devam edilir, hem de içine, asla nefis ve benlik karışmadan.Çalışmada iki menfaat vardır. Birincisi nefis alçalır, rezil olur ve kırılır.İkincisi ise yapılan iş devam eder. Ama diğer ameller öyle değildir,menfaati kesilir.


Gavs (K.S.A.) hizmet olduğu müddetçe, bir farz namazların dışındakinamazları terk ederdik. Hizmet olduğu müddetçe başka amel yapmazdık. Hattâvirdimizi bile terk ederdik, yapacak işimiz olduğu müddetçe. Ancak yapacakhizmet bulunmadığı zamanlar vazifelerimizi yapar, virdimizi çekerdik,buyurdu.


Mevlânâ Halid de uzun hizmetlerde bulunmuş, ondört sene devamlıhizmet etmiştir. Yedi sene tekkenin suyunu taşımış, yedi sene detuvaletleri temizlemiştir.


Bu Nakşibendî sâdâtının hepsi menfaat elde etsinler, diye hizmet görmişlerdir.Çünkü onlar hizmette ne büyük menfaatler olduğunu nefsin zebûn ve rezilolması için hizmetin ne kadar faydalı bulunduğunu biliyorlardı.


Şâh-ı Hazne’ninoğlu Şeyh Mâsum: Eğer münkirler olmasaydı, sâliklere amel olarakhizmetten başka bir şey vermezdim, diyor.


İmam-ı Rabbânî (K.S.A.) Hazretlerinin bir sâkisi vardı ki, onyedi-onsekizsene gibi uzun müddet tekkenin suyunu taşıyarak hizmette bulunmuştu. Bir gün,************ mutlaka sen gideceksin,**** diyorlar abidler. Çaresiz kalıyor. Mağarayagirmeden susuyor. Diyor ki bari söyleyin. Siz nasıl dua ediyorsanız ben de oduayı edeyim. Abidler, peki, diyorlar. Bunusana öğreteceğiz. Biz mağaraya girince iki rekat namaz kılıp boynumuzu bükerekellerimizi açıyoruz ve diyoruz ki: < İmam-ıRabbânî’nin sâkisinin hürmetine bize yiyecek bir şeyler ihsan et.****Gözümüzü açtığımız zaman bakıyoruz ki soframız gelmiş hazırdır. **** Sofî artık gidiyor mağraya. İkirekat sünnet kıldıktan sonra boynunu bükerek aynı duayı yapıyor. Gözünüaçtıktan sonra bakıyor ki sofra yanında hazır duruyor. Hemen alıp ağabeydlerinyanına dönünce onlar,****İşte bak, sen de yemek getirdin. Hem debizimkinden daha nefis olarak.**** Sofî sessizce yemeğini yedikten sonravedalaşarak abidlerden ayrılıyor. Derhal yolunu değiştirerek geriye köye dönüyor.İmam-ı Rabbânî’nin yanına varıp el bağlıyor. İmam-ı Rabbânî gülümseyerek,<


Şâh-ı Nakşibend zamanında da böyleydi. Devamlı iş çıkarırdı.Senden bir kere evini yıktırıp sonra tekrar yaptırırdı. Onlar hizmettenmerhum olmasın, diye devamlı hizmet çıkarırdı.






Eğitim dosyaları ve daha fazlası

Religion